ÖĞRETMENLER GÜNÜ VE KAMYONLAR
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
………………………………..
Yine kamyonlar kavun taşır
Fakat içimde şarkı bitti.
Cahit Külebi
Aylardan kasımdı. Öğretmenler Günü yaklaşmış, öğretmenler odasında gelebilecek hediyeler hakkında tahminler havada uçuşuyordu. Konuşulanları dinleyen Yusuf Öğretmen, mesleğe başladığı ilk günlere gitti. Herkesin hediye kabul ettiği ve kendisinin de kabul etmek zorunda olduğunu düşündüğü ilk yıla. Hediye kabul etmek pek doğru gelmiyordu ona. ‘Yeni nesil öğretmenlerin olacaktı, hediyeler de öğretmenlerin olmuş çok mu ne var? diyebilirsiniz. Ama hediyeden kasıt kalem, defter, kitap, çiçek böcek değildi. Pahalı hediyeler konuşulurdu öğretmenler odasında. Altınlar, takım elbiseler, telefonlar, marka ayakkabılar… İlk yıl o da utana sıkıla hediyeleri kabul etmişti. Ama ne gariptir hiçbir hediyeyi kullanmak nasip olmadı. Hepsinin başına garip işler geliyor, kullanamıyor ve hediyeler çer çöp oluyordu. Durdu, düşündü ‘Bu bana evrenden bir mesaj olmalı’ dedi. Bu aydınlanma akabinde ‘Bundan sonra zinhar hediye kabul etmeyeceğim’ diye ekledi. Ama bu öyle kolay bir şey değildi. Bakın vallahi kabul etmiyorum, billahi kabul etmiyorum, diyor ama istemem yan cebime koy olarak anlaşılıyordu.. Gelen hediyeleri geri gönderdi, küstürdü velilerini ama Nuh diyor peygamber demiyordu.
Uzun Yıllar Sonara
Okul önüne park eden kamyonları görünce kararını sorgular gibi oldu. Acaba mı demeye başladı. Herkes yapıyorsa-alıyorsa- mutlaka vardır bildikleri bir. Sonrasında ‘Ben böyle iyiyim. Azıcık aşım kaygısız başım başım’ diyerek bu kararından dönmedi. Kamyonlara hayran hayran baktı. Hayır efendim, kavun taşıyan kamyonlara değil öğretmenlere gelen hediyeleri taşıyan kamyonlara. Eskiden kamyonlar tam öğretmenler gününde gelirdi okulun bahçesine. Sonra yavaş yavaş öğretmenler gününden bir hafta öncesinde okula park etmeye başladılardı.

Hediye kabul etmediği için öğretmenler günü sıradan bir gündü onun için diğer tüm günler gibi. Kamyonlar ortaya çıkınca ‘Aaa 24 Kasım gelmiş mi’ derdi. Öğretmenler gününden de pek hazzetmemeye başlamıştı son yıllarda. Saçma bulurdu tüm kutlamaları. Mesleğin itibarı yerlerde, toplumda bir ederi kalmamış, öğretmenler açlığa mahkûm edilmiş, mesleği sevenler cezalandırılmış, bakanlık bile öğretmenleri adam yerine koymuyor, önem vermiyor, problemlerine çare üretmek yerine sürekli yeni sorunlar çıkartıyordu öğretmenlere (atılan nutuklar hariç)… Lafta kutsal bir meslekmiş.
Öğrencileri de alışmış ona resim veya mektup verirlerdi. Onlara teşekkür eder ve derse kaldığı yerden devam ederdi. Öğrencilerin boyunlarının bükük olduğu fark etmez, öğretmenlerine ufak da olsa bir hediye vermenin mutluluğundan onları mahrum ederdi. Bunu çok geç fark etti. Zaten aklı başına ‘Hep sonradan gelirdi, hep sonradan’.
Kamyonların kavun değil de hediyeleri taşımak için geldiğini öğrendiğinde şok olmuştu… İşte veli hassasiyeti, işte kaliteli öğretmen göstergesi demiş ve meslektaşlarıyla gurur duymuştu. Zamana bu duygu yerini gıptaya aldı, en son kıskançlığa evirilince tehlike çanlarının çaldığını fark etmişti.
Öğretmenler odasına gelen çiçek, pasta ve hediyelerden oturacak yer, masada çay içilecek ufak bir alan bile kalmaz, herkes gelen hediyeleri açıp geçen yıl gelen hederle karşılaştırır:
-Hocam bana toplamda on altı hediye geldi, geçen yıl bu on sekiz taneydi.
-Seninkiler de fena değilmiş.
-Arkadaş gene fincan takımı gelmiş. Oysa özellikle istemediğimi söylemiştim.
-Ay velilerim beni çok seviyor canım.
-Ee o kadar çalışıyoruz çocuklar için.
-Evet, şekerim çok yoruluyoruz.
-Duydun mu …….öğretmene bu yıl en sevdiği renkten bir mont almışlar hem de ……marka.
Öğretmenler odasında tanımadığı ve öğretmen olmadığı da belli olan kişilerin oturduğu görünce gayriihtiyari sordu kim olduklarını. Aldığı cevap karşısında yerinden fırladı ve ‘Yok canım bu kadar da değil, arkadaşlar ayıptır yahu’ dedi. Herkes ona döndü ve tuhaf tuhaf baktı. Oysa cevaba ve ‘hayatın olağan akışına tezat olan olaya’ şaşırmaları gerekiyordu. Her neyse hediyeleri taşımak için kamyonlar geliyorsa tabii ki de öğretmenlerin taşıma şirketlerinden hamallar istemelerine şaşırana şaşırmak gerekiyordu. Bu durumun gayet mantıklı olduğunu hemen anladı ve sustu. Sorun ondaydı. Sisteme ayak uyduramamış, -mış gibi olan şeyler onu boğuyor, onda bir çekilme(kaçınma hissi) doğuruyordu. Belki de içedönük olmasının bir sonucuydu tüm bunlar.

Ara ara Yusuf Öğretmene takılıp, ‘mektup ve resimleriniz geldi mi hocam’ diyorlardı. İşte böyle bir günde az kalsın vazgeçiyordu hediye almama işinden. İki arada bir derede kaldı ve parlak bir fikir geldi aklına: ‘Öğretmene ne yakışırdı; tabi ki kalem, defter ve kitap’. Evraka, evraka diyerek fırladı bahçeye. Neden daha önce bunu düşünmemişti ki. Bu üç hediye dışında hediye kabul etmediğini söylese diye düşünürken başka bir düşünce arkadan çekiştirip, ‘Böyle bir cümle bunları bana alın demek olmaz mı? Off, of. En iyisi öğretmenliği bırakmak. Evet evet, bu sayede hediye kabul etmeme derdi de olmazdı’. Yusuf Hoca her zaman çok mantıklı ve doğru kararlar verirdi zaten. Duygularından bağımsız ölçüp biçer, ince eleyip sık dokuduktan ve akıl süzgecinden geçirdikten sonra karar mekanizmasını devreye sokardı(!) İstifasını 24 Kasım günü müdürün masasına bıraktı. Dilekçesinde; ‘Karşılığını veremeyeceğim şeyleri kabul etmek sırtımda yüktür, almasam ayrı bir hüzündür’ notu bırakmıştı. Şairliğe öykünerek. Ceketini giydi, çocukların mektuplarını ve resimlerini usulca çantasına yerleştirdi. Yıllardır biriktirdiği hatıra bavulunda yerleri hazırdı. Öğrencilerine bir şey demeden ve gözükmeden yavaşça okuldan çıktı, gitti.
Öğretmenler günü yaklaşırken 2024







