Uncategorized

YOLDAŞ KÜÇÜK ADAM

“Evlat kalk, kalk, kalk! Güneş doğmak üzere, taarruz var. Rakip amansız ve kurnaz. En ufak bir hata ile mahvoluruz. Kalk, kalk, kalk!” diyerek Küçük Adam’ın odasına daldım. Adam mışıl mışıl uyuyordu. Ben bu kadar telaşlı, tedirgin ve ateşli olmama rağmen onun rahatlığı beni çileden çıkarmaya yetti. Bir hışımla battaniyeyi çektim ve “kalksana!” dedim ama yerinde ayıcığı vardı. Demek ki korkup gelmemek için kaçmıştı. Ondan bunu beklemezdim. Hayal kırıklığıyla tek başıma sefere hazırlanmak için odadan çıktım.
Hole girince karşıma dimdik duran Küçük Adam’ı gördüm. Gözlerinin altına ayakkabı boyasıyla çizgiler çekmiş, bandanasını bağlamış, boynunda dürbünü ve emziği, bir elinde terazi, diğerinde el telsizi ve arkasında pazar arabasıyla duruyordu. Bu sefer sırıtmıyor, sert ve çok ciddiydi. Birden “Emir ve görüşlerinize hazırım babbba!” demez mi? Güleyim mi, gurur mu duyayım karar veremedim. Babbba da ne demek? Yazın memlekete giderken Adana’dan geçtik diye insanın şivesi değişir mi? Gülersem büyü bozulacak. İstifimi hiç bozmadım. Gözlerim yaşardı. Artık cepheye tek başıma gitmeyecektim, benden önce hazırlanmış bir yoldaşım vardı. Yıllardır beni sıkan, üzen, korkutan ve kâbus yaşatan o korkunç yere bir yoldaşla gidebilecektim. Aman Allah’ım, ağlamak istiyorum sayın okurlar.
Evden ağır çekimle çıktık, arka fonda ‘Cendere’ çalıyordu. Havamızdan geçilmiyordu. Sanırsın ‘Kireçburnu Çakalları’ operasyona gidiyor. Bende kalem defter, boynumda sallanan video kayıt cihazı, telsiz vb. Tam teçhizatlı Cevat Kelle misali yürüyorduk.
Menzile vardığımızda güneş yavaş yavaş doğuyordu, itilaf kuvvetleri siperlerini düzenlemekle meşguldü. Bizi görünce tuhaf tuhaf baktılar. Ama İttifak kuvvetleri olarak biz aldırmadık onlara.
Küçük Adam biraz mırın kırın ediyor, “Çok erken gelmedik mi?” diye soruyordu. “Erken olur mu, çok geç kaldık aslında.” İtilaf kuvvetlerinden önce gelip malları nasıl dizdiklerini, çürükleri nasıl sakladıklarını görmemiz, yedi noktaya kameraları yerleştirmiş olmamız gerekiyordu. Her neyse, Allah’tan gece kimse yokken üç tane kamera yerleştirmeyi başardım, hem de birkaç seferdir önlem ve hazırlıklarıma rağmen bana çürük balık satmayı başaran balıkçının tam tepesine. Şimdi telefondan video kayıtlarını izleme vaktiydi. Küçük Adam’ı da keşfe gönderdim. Umarım sağ salim geri dönerdi. Saatlerimizi ayarladık; o doğu cephesini, ben de güney cephesini iki saat boyunca gözetleyip rapor hazırlayacaktık. Kimlerden alışveriş yapılabileceğini kararlaştıracaktık. Bakalım bu sefer pazar arabasını düzgün bir şekilde doldurabilecek miydik? Gazamız mübarek olsun.
Güney cephesindeki bütün tezgâhların arkasını dolandım, fotoğraf çektim, videoya aldım. Tek tek analizleri yaptım. İlginçtir, hiçbir problemle, çürük malla karşılaşmadım. Garip bir durum, inanamıyorum. Zabıtaların her hafta başlarının etini yemem ve her seferinde satıcılara musallat etmem etkili olmuş galiba. Küçük Adam da aynı şeyi söyledi. “Tek bir çürük üzüm tanesi dahi göremedim,” dedi. Bu işte bir bit yeniği olacağını hiç düşünmedik. İkimizin de gardı düştü ve arabayı doldurup eve geçtik. Kapıyı açan kraliçeye kasıla kasıla verdik poşetleri. Şimdi nasıl şaşıracak, nasıl hayran kalacak bize, belki de ödül olarak sütlaç yapar, diye sırıttık. Bir haftalık hazırlığımızın meyvesini aldığımız için çok mutluyduk. Küçük Adam’la arabalarla oynamaya başlamıştık ki mutfaktan bir çığlık duyduk. “Anne, anne!” dedi Küçük Adam. Koştuk hemen. Annesinin elinde terlik sallıyor “Bunlar ne, bu nasıl alışveriş, hep çürükleri almışsınız gene!” demez mi? Birbirimize baktık. Gerçekten de çoğu çok kötüydü. Domatesler salçaya dönüşmüş, patatesler yemyeşil, elmalar kurtluydu vb. Görev başarısız olmuştu. Nasıl olur, olmaz, olamaz…
Poşetleri tek tek açıp bakıyorum. Hepsinde notlar var, itilaf kuvvetleri dalga geçer gibi bir not bırakmış: “N’oldu! Dostum bizimle uğraşma, pazara gel tıpış tıpış al ve git. Kaderine razı ol. İtiraz etme, ne veriyorsak eyvallah de. Güç bizde, zabıtalar da bizden. Küçük Adam’ı da yorma yazıktır.”
Yoldaşımla ayakkabılarımızı giyip markete yollandık mecburen. Zaten pazara gitmek de nedir? Market varken. Hem market malları daha güzel, daha sağlıklı; orası sıcacık, kendin seçebiliyorsun gibi birçok teselli cümlesiyle avunarak yürüdük, yürüdük, yürüdük…

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

To Top