Gece sabaha karşı bir ağlama sesi geliyor. Bir iki dinledim, uyur diye bekledim ama olmadı. “Baba, baba” diye ağlıyor. Uyandım, beşiğine gittim. Ayağa kalkmış, gözleri kapalı, kolları açık beni bekliyor. “Baba, baba” demeye devam ediyor, sesi yumuşuyor; ağlamıyor, sanki “Hadi gel de al artık” der gibi emir veriyor ve geleceğimden emin bir şekilde.
Kucaklayıp aldım. Kafası hemen omzuma yaslandı, kollarıyla sardı, pofuduk bir tavşan gibi yumuşadı, hafifledi ve uykuya daldı. Bıraksam hemen uyanacak gibiydi. Tam dalsın diye biraz gezdirdim. Uyuduğuna kani olunca usulca yatağa yatırdım. Ben de uzandım yanına.
Yanımda uyuyan bu ufacık tefecik insan yavrusuna uzun uzun baktım. Aman Allah’ım! Şair nasıl da doğru söylüyordu:
“Sana bakmak bir mucizeyi anlamaktır…
Sana bakmak Allah’a inanmaktır.”
Kafası yastıkta, göğsü inip kalkıyor, burun delikleri genişleyip daralıyor. Göz kapaklarındaki damarlar bir ağacın dalları gibi yayılmış. Ufacık tefecik bir burun, tepeyi andıran yanaklar, kıvırcık saçlar… Sıcaklığı etrafa yayılıyor. Kıpır kıpır dönüyor, bir şeyler sayıklıyor, anlayamıyorum. (Gerçi uyanıkken de söylediklerini pek anlamıyorum.)
Hayran hayran ve şükürle bakarken bir şeyler düğümleniyor boğazıma, göğsüm daralıyor, nefesim ciğerlerime ulaşmakta zorlanıyor… Cansız bedeni kıyıya vuran Aylan bebek geliyor aklıma. Savaştan ülkemize kaçan, ülkemizden de çıkmaya çalışırken, cansız bedeni deniz kıyısına vurmuş o bebek… O kareyi ilk gördüğümde kendi kızımı düşünmüştüm, kızım da o zamanlar bebekti. Sonra gözümün önüne daha niceleri geldi: Meriç’i geçmeye çalışırken annelerinin elinden kayıp giden çocuklar, Filistin’de bombalar altında aç bebekler, demir parmaklıklar arasında büyüyen küçükler, Doğu Türkistan’da, ailesinden uzaklaştırılanlar, dünyanın her yerinde, savaş bölgelerinde, ailesiz ve korumasız bırakılanlar…
Sonra bu olaylara sebep olanlar geldi aklıma: İnsanların geleceğini, hayallerini çalan merhametsiz, zalim, dünyaperest, cismi büyük ama kendileri küçük insanlar ve avaneleri…
Goethe “Dünya hassas insanlar için cehennemdir” derken galiba doğruyu söylüyordu. Benim bile kırk yılda bir aklıma gelip beni boğan, sıkan bu düşünceler; hassas kalplerin üzerine her daim saldırıyordur. Ateş nereye düşerse düşsün, düştüğü yeri değil, bu hassas kalpleri yakıp kavuruyor.







