Uncategorized

HUZURSUZ ÖĞRETMEN SENDROMU 1

HUZURSUZ ÖĞRETMEN SENDROMU 1
Ondan yaklaşık on yıl önce öğretmenliğe başladım. Okulumuza başladığı günü dün gibi hatırlıyorum. Ateş gibi bu genç, namludan fırlamış bir mermi gibiydi. ‘Hani nerede öğrencilerim verin de onları eğiteyim, yetiştireyim onları’ diye dört dönüyordu.
Dünyayı kurtaracakmış gibi dolanıyordu ortalıkta. Okuduklarından çok etkileniyor ve her okuduğu bilimsel veriyi, eğitimle ilgili araştırmalarını, eğitim kuramlarını doğru kabul edip onları derse uygulamayı heyecanla bekliyordu.
Yaş almış öğretmenleri beğenmiyor; bizim ev, araba, futbol, öğretmenlerin alım gücü hakkındaki konuşmaları boş buluyor, sürekli neden eğitim hakkında konuşulmuyor diye dertleniyor ve bizi darlıyordu.

Ona göre ülkenin bu durumda –Türkiye’nin durumundan pek hoşnut değildi- olmasının sebebi biz öğretmenlerdik. Güya, öğretmenler işini hakkıyla yapmış olsaydı ülkemiz ‘muasır medeniyetler seviyesinde’ olurdu. Haksız da sayılmazdı ama öğretmenlik mesleğini gereğinden çok fazla önem atfediyordu. Ben dudak bükerek bakıyor, bu ateşin gençte ilk yıllarımı görüyor ve onun adına üzülüyordum. Onu, gelecekte –birkaç yıl sonra- kızgın ve yılmış bir öğretmen olarak görüyordum. Çünkü kendimden ve birçok idealist öğretmenden biliyordum bu acı sonu. Maalesef bizim meslekte değişmez kural gibidir. Müthiş bir aşkla şevkle, kor olarak başlarsınız, her tarafı tutuşturacak bir korla hem de ama zaman akar ve değiştirebileceğiniz tek şeyin kendiniz olduğunu fark edince de kor sönmeye başlar. Şevkiniz kırılır, mesleğe küser kendinizi öğretmen evinde akşamları okey oynayıp ülkeyi kurtarırken bulursunuz. Sebepler farklı olmakla birlikte sonuç öğretmenler için genelde aynıdır. Direnebilen öğretmenlere selam olsun bu arada.

Onun için üzülüyordum doğrusu. Birkaç yıl sonra hayatı gözümün önüne geliyor. Bir pencere açılıyor: Öğretmenler odasındayız. Onunla hararetli bir şekilde Fener’in neden şampiyon olamadığını konuşuyoruz. Sonra velileri, siyasetçileri, okul müdürünü çekiştiriyoruz. Eğitim bakanı olsak ilk önce yapacaklarımız sıralıyoruz. Bir ara çocukların okul masraflarını bunun altından kalkamadığımız için hangi ek işleri yapabileceğimizi tartışıyoruz.
Ondan eğitim literatürüne kazandırdığı ‘Huzursuz Öğretmen Sendromu’ konuşmak için bir sohbet/röportaj istedim. Sağ olsun kabul etti.
Hatırlıyorum ilk yıllarında kendince öğrencilerin kazanmaları gereken birkaç beceri belirlemişti. Bu belirlediklerinin bilimsel alt yapısı olduğundan dem vurarak bu edinimleri vermeye çalışıyordu çocuklara.
Ona göre çocukların;
1- Yazı yazma becerilerinin çok iyi olması gerekirdi. Bunun için de ilk aylardan itibaren çocuklara yazı, şiir yazdırıp bunları yerel gazete ve ulusal dergilere gönderiyor ve sınıf gazetesi bastırıyordu.
2- İletişimlerinin, kendilerini ifade etme becerilerinin, güçlü olması gerekiyordu. Bunun için de sık sık drama çalışmaları yapıyor çocukları sahneye çıkartıyordu.
3- Doğa ile sıkı fıkı olmaları gerekiyordu. Bunun için fırsat buldukça öğrencileriyle doğa yürüyüşleri yapıyor ve çadır kampı düzenliyordu.
4- Kitap okumalarına önem veriyor ve çocukların doğum günlerinde mutlaka kitap veriyor yetmiyor bir bahane bulup onlar kitap hediye ediyordu. Çocuk kitapları okuyor ve kitaplar hakkında sohbet ediyordu.
5- Son olarak akademik olarak başarılı olmaları için de çok çaba sarf ediyordu. Bu son maddeyi bir çıktı olarak görüyor ve bu maddenin kötü olmasını sonucunda ilk dört maddenin de hayat geçmesinin pek mümkün olmayacağını biliyordu.

Bir koltukta iki karpuz taşınamazken, o birkaç karpuzu taşıma sevdasına düşmüştü. Çok zor bir iş olduğunu bile düşünmüyordu. O kadar çok koşturuyordu ki durup düşünmeye vakti olmuyor, yorulduğunun ya da işinin nereye evrildiğini bile fark edemiyordu. O kadar çok hata yapıyor, pot kırıyordu ki anlatamam. Çalışkanlığı bu hataları birazcık görünmez kılıyordu. Acemilikleri görmezden geliniyordu.
Benim öngörüm ‘en çok üç yıl dayanır sonrasında pes eder’ şeklindeydi. Yaklaşık yirmi yıl sonra tekrar başka bir şehirde onun beş yıldır görev yaptığı okula başladım. İçinde halen eski alışkanlıklar olmakla birlikte artık kıvama gelmiş, yılgın, kırgın ve kızgın bir öğretmen olmuştu. Evet, üç yıl değil ama yirmi yılda gelmişti benim dediğim yere.

Uzattım farkındayım fakat biraz sonra kendisinden dinleyeceklerinizin tam anlaşılması için bu uzun açıklamanın yapılması bir zaruretti.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

To Top